Yeni şehirler keşfederken dikkatimi çeken ilk şey oranın evleri olmuştur hep. Kentin mimarisi, evlerin bir araya geliş şekilleri, sokaklarla ilişkisi…
Son zamanlarda da en sevdiğim şey güzel bir evin önüne oturup pencereden gördüğüm ayrıntılarla onların hayatlarını tahmin etmeye çalışmak. Kimi zaman çok farklı görünüyor, kimi zaman da diyorum dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz aynıyız ve benzer hayatları yaşıyoruz. Bazen pencerenin önünde gördüğüm küçük bir biblo çocukluğuma götürüyor. Sonra gülümsüyorum, çok farklı zamanlar ve mekanlar arasında bulduğum küçücük bir benzerlik sevindiriyor beni.
Amsterdam’a ayak basışım biraz şehir merkezinin dışında gerçekleşti. Otobüsten inip şehir merkezine doğru yürürken etrafta gördüğüm yapılar hep modern tasarımlardan oluşuyordu. Giriş kapıları hemen yol üzerinde, hemen kapıların yanlarında bisikletler ve çeşit çeşit süs eşyalarıyla dolu pencere önleri. Bizimkiler gibi demir parmaklıklar yok tabi bu dairelerde. İnsanlar özgürlüğün tadını çıkarıyorlar pencerelerinden kafalarını uzattıklarında.
Merkeze ulaştığımda herşeyin sehri değişti tabii. Birden bire kanal evlerinin güzelliği ile tanıştım. Coffeeshoplardan gelen kokuları almaya başladım. Bu sefer gezmeye giderken dersime pek çalışmamıştım maalesef. Ancak eve döndükten sonra araştırmaya fırsatım oldu Amsterdam mimarisini. İnsan kanallar boyunca dizilmiş bu evleri ilk gördüğünde biraz afallıyor. Bu evler burda nasıl duruyor, su ayakta durmalarına engel olmuyor mu, zaten çoğu da yamulmuş bir tarafından, acaba yıkılma tehlikeleri var mı ama öyle olsa bu kadar insan neden bu evlerde yaşasın? Bu sorular hep kafamı kurcalayıp durdular. Hala da pek aydınlanabilmiş değilim bu konuda. Mimar arkadaşlardan beni aydınlatacak açıklamalar bekliyorum.
Bunları hala öğrenebilmiş değilim ama bari biraz Amsterdam tarihinden bahsedeyim. Oraya gitmeden önce biraz biliyor olmak hoşunuza gidecektir eminim. Amstel Nehri’ni gidenleriniz görmüştür zaten mutlaka. İşte bu Amstel kısa ama geniş bir nehirmiş ve 1200lerde balıkçılar Amstel’in üzerine bir set inşa edip bir köy kurmuşlar. Köyün adı da Amstelledamme olmuş. Tahmin edebileceğiniz üzere Amsterdam ismi buradan geliyor. Köy kurulmadan önce ise burası pek yaşanmak istenen bir yer değilmiş. Bölge Ren Nehri’nin deltasında yer aldığından hep taşkınlar olurmuş. Sonradan yapılan köprüler ve bu doldurma işlemi Amsterdam’ı yaşanılabilir kılmış.
XVII. yüzyıla gelindiğinde Amsterdam Altın Çağ’ını yaşıyormuş. Malum liman şehri olduğu için bolca da tüccar yaşıyormuş burda. İşte bu tüccarlara güzel evler yapmak ve malları depolara taşımayı kolaylaştırmak için Herengracht, Keisergracht ve Prinsengracht olarak bildiğimiz bugün de popüler konumda olan kanallar yapılmış o dönemde. Rönesans ve Art Deco etkisi görülen bu nehir kenarı konaklarında tuğla cepheler kullanılmış ve birçok farklı mimar çalışmış. Standart bir kanal evini incelediğimizde ise 4-5 katlı ve dar cepheli olduğunu görüyoruz. O zamanlar alçak tavanlı zemin katta mutfak ve hizmetçi odaları, birinci katta misafirleri ağırlamak için büyük salon, 2 katta ev sahiplerinin yatak odaları ve üst katlarda da yine hizmetçilerin kaldığı odalar bulunurmuş. Tabi bugün evlerin bu kullanımlarının tamamen değiştiğini görüyoruz. Dışardan baktığım ve gördüğüm kadarıyla eskiden konak denilen bu yapılarda artık birden fazla daire bulunuyor. Ayrıca dikkat çekici bir diğer özellik de yapıların içindeki merdivenlerin çok dar ve dik olmasından dolayı içeriden eşyaların yukarıya taşınmasının pek mümkün olmaması. Biz gittiğimizde de buna şahit olmuştuk. İnsanlar eşyalarını çatıdaki kancalarla yukarıya taşıyorlar.
Bizim kaldığımız yer ise şehir merkezinden biraz uzaktı. Uzaklaşınca etraf bir hayli değişiyor tabi. Airbnb’den ayarladığımız ev baya 15-20 katlı bir binadaydı. Merkezden sonra böyle toplu konutların olduğu bir yerde konaklamak da bir hayli enteresan oldu. Evin göl manzaralı harika bir manzarası vardı bir de. Airbnb’den ev ayarlayıp orada kalmak en sevdiğim şeylerden birine dönüştü. Bu sayede insan kendisini orada yaşayan birisi gibi hissedebiliyor. Çünkü oteller ya da hosteller bir şekilde standartlaştırılmış oluyor ve oraya ait pek bir şey hissedemiyorsunuz. Biryerlere gideceklere tavsiyemdir Airbnb! Hem bazen hostellerden bile daha ucuz olabiliyor.


